Translate

13 Kasım 2018 Salı

“Yordam yoksunluğu” nedir?


Yordam yoksunluğu ne menem bir şey şeydir?
Aşağıdaki öykü bir bilimkurgu yarışmasına, yukarıdaki şatafatlı ortamda hazırlanarak ve bir bilimkurgu eseri olduğu iddia edilerek gönderildi. Bu ne demek? Okuyacağınız şey alanın sınırlarını fena halde zorluyor ve yol yordam dinlemiyor demek.
Amaç her zaman buydu. Zorlamak, değiştirmek, sorunları giderirken aslında ne kadar saçma salak bir işin altına girdiğini fark ettiğin halde kıvrana kıvrana devam etmek.
Buy'runuz efendim. Keyifli düşler.

Genetik Hafızamdan Neolitik Miras

Çocukluğumdan anımsadığım ilk şey, cılız bedenimin tüm yorgunluğunu kanıksayarak tarlada çalıştığımdı. Kabilemiz göçebelikten henüz çıktığı için herkesin işin bir ucundan tutması gerektiğini söylüyorlardı bana. Böylece tüm kişiliğimi ve ruhumu bırakmıştım avuçlarına. İşlediler, şekillendirdiler beni. Nihayetinde, kişiliğime bir sıfat daha eklediler. "Hamilesin" dediler. Ben de kıvançla kabul ettim karnımdaki minicik hediyeyi.

Kutlu vakit yaklaşınca Yaşlı Bilge Kadın geldi yamacıma. Avucunu karnıma koydu. Şimdilik yalnızca varlığımda titreşen ama gelecekte beni "ulu atalar otağı"na konduracak bir hayaldi dokunduğu. Varlığıma sığınan minicik yavru... Korunması gerekiyordu. Bilge'nin elleri şefkat, sesi kararlılık doluydu. Avucuma bir diş, bir "ata tohumu" koydu. Karnıma gidecek, çocuğuma atalarımın bilgeliğini işleyecekmiş bu. Dişin kapkara olmasıysa olgunluğunun göstergesiymiş. Ona tohumumun neden bu kadar tuhaf koktuğunu sordum. Şanslıymışım, yadigarların en olgunuymuş sunduğu.

Sonraki birkaç gün ağrılar ve paranoyayla geçti. Yavrumu bir şey rahatsız mı etmişti? Benim yaptığım bir şey mi?.. Bilge sorularımı hep geçiştirdi. Eh, vardır bir bildiği.

Fakat ağrılar şiddetlenince bebeğim dayanamadı ve...

Çocuğumu düşürdüğümde uzun bir süre yalnızca yas tutabildim. Gerçeğin peşine düşemedim. Lakin, geceleri dolduran ızdıraplı düşünceler bırakmadı peşimi. Ve bana tek bir şeyi gösterdi: Yavrum, yadigarı alışımın hemen ertesinde göçüp gitmişti. Beni çıldırmaktan o ana kadar koruyan yegane şey Bilye’ye olan güvenimdi. Onun bana kötülük etmeyeceğine dair güvenim... Bu tek darbeyle parçalanıp gitti. Yalnız bıraktı beni. Beni ve çadırıma doldurduğum sonsuz kasveti.

Kimliğimi kabilem yaratmış, dünyamı onlar vermişti. Ve, verdiklerini gene onlar çiğnedi. Geleceğim kimde peki? Benden esirgeyeceklerini bile bile onlara emanet edilebilir mi? Hem, tüm bu keder beni çürütmeyecek mi? Her şeye sırt çevirip kendi dünyamı kurmak dışında ne yapabilirdim ki?

Kaçmalıydım. Onlardan uzağa... Tüm "tanrılar"dan, "atalar"dan, yalanlar söyleyen "bilgeler"den uzağa... Kendi güvenli diyarıma... Bebeğime sunamadığıma...

İşlerimi görmek ve hayatta kalabilmek için kendi yöntemlerimi keşfetmem gerekliydi ama. Beslenmek, barınmak, Doğa'yla konuşmak... Yeni yurdumu nereye kuracağımı belirlemek için yıldızların renklerini belirledim. Aynı tondaki yaprakları toplayıp kutsal ateşin dumanına saldım. Vadinin yukarısını gösterdiler falımda. Daha uzak bir yeri isterdim ama Kabile'ye yakın olmak, mızrak dişli kaplanlara karşı faydalı olabilirdi aslında.

Uygun bir düzlük bulunca hemen çalışmaya koyuldum. Geceyi boğan bir alev yaktım; böylece çevredeki ruhların ilgisini kazandım. Bana yön gösteren yaprak ve tüyleri saçlarıma uygun şekilde taktım. Ardından çağrıya, kadim ilahiye başladım. Körpe sesime pek güvenmediğim için titrek şakıyordum. Fakat tüylerim ve yapraklarımla onlara benzediğimden korkmadım. Yuva kurma iznini böylece alacaktım.

Gece boyunca dans ettim, bağırdım, kıvrandım. Rüzgar vücudumu çekiştirdi, ateşimi körükledi, ruhların boğuk nefeslerini taşıdı ama... Hiç cevap getirmedi. Yıldızlar bile beni dinlemiyordu belli ki. İlkin, nerede hata yaptığımı düşündüm. Sonra, ne yaptığımı... Hala kabilemin öğretileriyle hareket ediyor, hala onlar gibi yaşıyordum. Saçlarımdaki pisliklerle, ayaklarımdaki çiziklerle, kısılmış sesim ve umutsuzca çöküşümle aptal gibi hissediyordum. Hiç görmediği ruhlara, hiç konuşmadığı tanrılara yakaran bir zavallıydım aslında.

İzin mizin almadan bin bir zahmetle evimi kurmaya başladım. Bir yandan çalışıyor, bir yandan da aletlerimin ritmik sesleriyle yatışan dingin mırıltılarımın huzurunda düşünüyordum. "Madem" diyordum, "onlar hiç görmedikleri şeylerle ve Onlar için yaşıyorlar. Ve madem ben onlardan başkalaşıyorum. O halde neden 'yalnızca gördüklerim'i temel almıyorum?"

Gözlemek. Sorgulamak. Nedenleri aramak. Yüreğimde alev alev yanan isyanı körükleyen bu kelimeler düşüncelerimi ana sorunsalıma, ardımda bırakamadığım en büyük acıma yaklaştırdılar. Neden?.. Ne uğruna çocuğumu benden çaldılar?

O’nu gözleyerek cevap bulabilirdim. Kabilenin direğini, Yaşlı Bilge'yi... Onlara dışarıdan bakışım daha önceleri fark etmediklerimi de bana belletti. Bereket için tohumları atalara gösterirdik. Öğütlerini isteyip, çuvallar dolusu numuneyi hoşnut kalmaları için onlara verirdik. Artık fark edebiliyorum; aslında yiyeceğimizi atalarla konuşabilene, pek hikmetli (!) Bilge'mize bırakmaktaydık.

Bizi yönlendiren, bizi kullanan yegane güçtü o kadının sözü. Yani düşük çocuğumdan da sadece o sorumlu! İstismar çanağını kırmanın zamanı geldi. Bir daha hiçbir insan acı çekmemeli!

Nasıl yapacağımı düşündüğümde cevabı çabuk geldi: Bereketi arttırmak için alternatif sunacaktım. Hemen tasarıma başladım. "Ateş pekala acıtıcı bir şey" dedim. "Bu yüzden her şey ondan kaçmak ister. Ateşin üstüne kapalı bir çanak koyulursa içine tıkılı Nefes, kabı parçalama pahasına çıkmayı dener. Ve eğer o çanağa tohumlar kakılmışsa... Tüm tarlaya tek seferde dağılıverirler!" Ona Bereket Patlangacı dedim ve hemen yapmaya giriştim.

Lakin her şeyin ters gideceğini nasıl öngörebilirdim? Tarlaya gizlice koyduğum Patlangacın kaçınç gücünü yanlış hesapladığımı, alevin çevredeki kuru otlara yayılacağını, yangının tüm tarlayı kaplayacağını... Yurduma sığındım ve bir süre pişmanlıkla kıvrandım.

Sonrası malum, benim onları itmem gibi onlar da beni ittiler. Toprakları "çit" dedikleri ahşap kazıklarla çevirip sahiplendiler. Eh, kendileri bilirler. Ben de sadece kendime çalışırım!

Canlı canlı akan bir dere vardı evimin yamacında. Tohumlarımı öğütmek için onun ruhunu kullanabilirdim aslında. Dönergeç Avuçları'yla bu canlılığı yakalayan, milinin dönüşünü taş tekerleğe aktaran bir mekanizma...  Çok yardımcı olurdu bana.

Ama ağır geldi; Dönergeç Avuçlar dönmedi. Su Avuçların ardında birikti, birikti ve mil itince dayanamayınca kırılıverdi.  Taşkının kabileye kadar inip ekinleri telef etmesi benim beceriksizliğim mi? Yıllar önceki doğum felaketinin sorumluluğunu yalnızca Bilge'ye yüklemekte hatalı mıydım yani? Belki o günah da benimdi?

Nehrin kenarında oturup kara kara düşündüm. Onun nasıl da kollara ayrıldığını ama daima aynı nehir olarak kaldığını... Tümden gelip nihayete ulaştığını... Bu, zihnimde bir şeyleri uyandırdı: Belki ben gerçekten beceriksizdim, bu yüzden hüsrana çağlayacaktı her girişimim. Yıllarca katmerlenen nefret solumuştum.  Ancak şimdi görüyorum: Zaten bildiğim şeyleri ve vardığım zorunlu sonuçları tekrar tekrar düşünmenin bana hiçbir yeni bilgi katmayacağını anlıyorum.

Böylece, tehlikeli yerlere, o kadar da haklı olmayabileceğimin farkındalığına çekiliyordum. Bilge'yi tamamen kötü addeden sezgiler beni de oraya kadar sürüklediler. Bu gerilimden kaçtı benliğim. Kabullenemedim. Kinimi yeniden dinlemek yerine kulaklarımı Doğa’ya çevirdim. Huzur bulmak için onun sözlerini dinliyor, dilini çözmeye çalışıyordum. Nasıl oluyordu da bazı bitkiler zehirli olduklarını arılara ve tavşanlara fısıldıyordu? Peki, tabiat bize de bir şeyler anlatıyor muydu? İcatlardan yorulmuştum ve ruhların şarkısını dinlemek istiyordum. "Doğa bizimle de konuşuyor" diyerek bir önsav göbeği oluşturdum. Doğrulayabilir  miyim, henüz bilmiyorum.

Bunu denemek için gözlemler yapmaya karar verdim. Ormanın altından girip üstünden çıktım ancak... Doğrudan konuşmadı; hiç beklemediğim bir manzarayı aktardı. Bilge minicik bir tümseğin önünde diz çökmüş, ağlıyordu. Gözyaşları çocuğumun mezarını besliyordu. Çok, çok yaşlanmıştı. Şefkatini, pişmanlığını ve hüznünü kavradım. Onları kendi yüreğimde de tatmaktaydım. Bilge'yi artık anlıyorum.

İnsanların her şeyini bilmeden yargılamak ne kadar yanlışmış. Birkaç ay önce zihnim bana bunu anlatmaya çalışmış. Bahaneler üretmiştim kendi suçumu görmemek için. Ama, işte, hislerimin yanlışlayıcısı tam önümde! Güneşte parıldayan hüzün tohumları şeklinde.

Kabiledekiler de aynısını yapmıyor muydu peki? Kahinlerin sözleri doğrulandıkça güveniyorlardı. Ama aksini görünce bile aldırmıyorlardı. Hala ayrışamamışım batıl ruhtan. Durup dinlenmeliydim; tarafsız ve önyargısız düşünmeliydim.

Bilge Kadın yaşlılıktan ölüp yerine bir adam geçtiğinde onunla konuşmayı bu yüzden denedim. Zararsız, tarziye amaçlı bir proje... İğrenilene farklı bakmayı ve köyde üretilen dışkıları toprak harcı olarak yatırmayı öneriyordu düşünce... Anlayışlı, sağduyulu birisiydi yeni Bilge. Sanki tokat atsam, öteki yanağını dönecekti. Uzun saçlarını savurup "tarlaların köşesindeki küçük bölgede deneyebileceğimi" söyledi.

Yıllar ve yıllarca projemde çalıştım. Çalışırken, bir şeylerin yanlış gittiği hissinden kurtulamadım. Toprak zenginleştiği halde bereket düşüyordu. Havalar da biraz fazla mı kurumuştu? Gözlemlerimi bir kayaya not almaya, yağmursuz geçen günlerde çentikler atıp gruplandırmaya başladım. Eldelerim çok sonraları sonuç verdi: Gerçekten de kuraklık gelmekteydi.

Göçebeliğin binbir tonundan henüz çıkmıştık. Hiçbir vadiyi uzun süre seyredememiştik. Bu yüzden Doğa'nın renklerinin yıllandıkça eridiğini fark edememiş olabilir miydik?

Eldelerimi geliştirirken çocuklar gelip gitmeye başladı. Kayaya kazıdığım şekillere çekiliyorlardı. Sonsuz merak ve hayretleri onlara neler söylüyor, neler düşündürüyordu bilmiyorum fakat bana hala karnımda hissettiğim yavrumu hatırlattılar.

Bir süre sonra, başka bir şeyi daha anımsattılar. Onu yitirdiğimi. Kabileye de aynısını hatırlatmış olmalı ki ebeveynleri huzursuzlanmaya başladılar. Zaten çok geçmeden de haklı çıktılar. Bir facia... Kazımalarımı hayran hayran seyreden bir çocuk öldü. Mızrak dişli kaplan onu gafil avlayıp götürdü.

Artık nasıl devam edebilirim? Bunca acıya sebep olmuşken sırf yeni bilgiler üretmek için çalışabilir miyim? Buralara kadar hiç gelmemeliydim. Hayır! Madem geldim, yaptıklarımın sorumluluğunu üstleneceğim! Çocuklar merakın peşini bırakmıyorlar. Onlara en azından huzurlu bir bilgi yuvası bahşedebilirim.

Ufaklıklarla çalışırken bir şeyi fark ettim. Eldelerimi, tasarım ve fikirlerimi anlattıkça sünger gibi çekiyorlardı. Çekiyor, geliştiriyor, yeniden tasarlıyor ve tekrar tekrar uygulayabiliyorlardı. Her seferinde farklı sonuç veren konulardaysa daha derin düşünmeye geçiyor, tekrarlanabilir hale getirirken tüm değişkenleri eliyorlardı. Bilgelerin karanlık dilleri ve anlaşılmaz sözlerinin aksine kendi aramızda açık ve seçikçe konuşuyorduk. Böylece her şeyin en ince ayrıntısına kadar inebiliyorduk. Tartışa tartışa bir bilgi gölcüğü oluşturduk. Üstelik deneylerimiz öngörülen sonuçları doğruladıkça havuzumuzun hakikilik derecesi artıyordu.

Ve, onunla birlikte kuraklık da...

Uzun zamandır çalıştığımız ve gerçekten işe yarayan icatlarımız sayesinde midir bilmem, kabiledeki bazı yetişkinler de katıldı aramıza. Üstümüze çöreklenen bu felaketten kurtulmak için neler yapabileceğimizi tartışmaya açmıştık onlarla.

Derken bir gün Bilge uğradı yanımıza. Yıllardır sakin gördüğüm o naif adam çok öfkeliydi bu defa. Bulut Tanrısı'nın Şavk Tanrısı'yla savaşmak için kovasını yanına aldığını, yağmurun bu yüzden yağmadığını anlattı ısrarla. Hayır, bizi dinlemiyordu. Burada oturmuş kayalara bir şeyler kazıyarak felakete karşı işe yarar hiçbir şey yapmadığımızı haykırıyordu. Zeki, kızıl saçlı bir çocuğum -artık benim yavrularımdı onlar- sözü aldı ve ona hangisinin daha makul olduğunu sordu: Hiç görünmeyen tanrılar ve neden başladığı açıklanamayan bir savaş mı yoksa kazınmış hakikatin haykırdıkları mı? Birisi için tanrıların varlığını ve savaşın başlangıcını -ve kim bilir daha neleri- de gerekçelendirmek gerekirken ötekisi zaten kendinde açıklamaydı. Karmaşık olan iddia kesilip atılmalıydı. Basit, geçerli...

Ama Bilge "eksik" dedi. Yasımızdan dolayı araştırmayı tamamlamamış, mevsimlere göz atmamıştık. "İklim" diye uydurduğumuz bir şeyin var ve değişmekte olduğunu ne hakla haykırırdık? Tarlalara dönmeli ve çalışmalıydık. Eh, en azından, ona göre...

Biz de çalıştık. Pes etmemiştik; bir çözüm geliştirdik. Doğa'nın Dili'ni incelediğim yıllarda göçmen kuşları da izlemiştim. Bana çook eskilerde bıraktığımız hayatlarımızı anımsattığı için imrenirim. Onlara erişebilirsek yardımlarını isteyebilirdik. Ayaklarına bağlanan küçük tuz torbaları... Bulutlara bırakılacak, döküldükçe de su damlacıklarını peşinden sürükleyip yağmuru başlatacak. Muhteşem bir fikir ama devasa işgücü gerektirir. Tuzlar kazılacak; torbalar hazırlanacak; kuşlar yakalanacak... Tüm bu çabadan sonra elimize geçense yalnızca işe yaramasını ummak. Tek bir deneme, başka şansımız olmayacak.

Heyecan ve umutla Bilge'ye fikrimizi anlattığımızdaysa bu sonuncusu daha ağır bastı: Bilinmezliğin böylesine kaynak ayıramazdı, onun başka planları vardı. "Suyumuzu çalan bitkiler" dedi, "Tanrıların savaşı bitene kadar dayanmamızı engelliyorlar"mış. "Ormanda başlatılan bir yangınla bu hırsızlar pekala ayıklanır"mış.

Onun telaşla konuşmasını dinlerken bir şeyi fark ettim. O kadar çaresizdi ki fikrini herhangi bir eldeyle gerekçelendirebilirdi. Ağaçların gerçekten de su çekiyor olması,  zaten göllerin hep ağaçsız çukurlarda oluşması, ormanın birkaç ay başı boş bırakılınca köydeki kuyuya kadar sokulması... Hep anlattığı o fazilet hikayelerindeki kahramanların öğütleri de cabası. Ama birkaç doğrulayan eldeye bakarak savın kesinlikle doğru olduğu söylenebilir miydi? Henüz bakılmayan bir yerdeki tek bir örnek onu yanlışlayabilirdi. Ve o önerinin yanlış çıkmasıysa hepimizin felaketi. Yalnızca doğrulamaya çalışılan bir sava ne kadar güvenilirdi?

Yıllarca ben de bunu yapmamış mıydım peki? Düşüncelerimi doğrulayan her gözlemde sevinmiş, onların daha da hakikileştiğini sanmıştım. Ama şimdi görüyorum ki batıllıktan hala tam kopamamışım. Gene de ölçe ölçe, göre göre, düşüne düşüne... Yavaş ama kesince ilerliyorum. Artık daha da olgunlaştığımı hissediyorum.

Lakin kendi metodumla eleştirilmekten rahatsızlık duyuyorum: Benim için artık uzak bir anı olacak kadar eski hatalarımı gösterip bu defa da felakete sebep olacağımı söylemesine içerliyorum. Keşke Bilge biraz sussaydı da konuşabilseydim. O zaman "başarısız girişimlerimin üzerinde yükseldim" diyebilirdim.

Ancak o zaman yangının Köye sıçrayışını, her şeyimizi yakışını seyretmezdim.

Tepelere doğru kaçarken soluklanmak için bir an durdum. Alevlerin suratımı tokatlayışındaki hiddeti hissedebiliyorum. Yüreğimdeki sızı ve pişmanlık da ruhumu içeriden kavuruyor. "Keşke susmasaydım, hep konuşsaydım" diyorum. Hayır! Saf hakikat olmadığımı öğrenecek kadar yaşadım; yalnızca "keşke saygıyla tartışabilseydik" diyorum.

Çok, çok yaşlıyım. Bu tepeler, ardımdan kovalayan alevler, ruhumu ağırlaştıran hisler... Belki de burada öleceğim? Yazık. Arayışımın nihayetine erişemeyeceğim.

Dizlerim tüm hayatımın ve değerlerimin çöküşüne dayanamadı. Beni taşıyamadı. Aşağıdaki alev çağlayanı, her şeyi yutmaktaydı. Sanki zaman mefhumu vadiye doluyor, dokunduğu tüm canlılığı yozlaştırıp kemiklerin ölü grisine dönüştürüyordu.  Çığlıklar... Hiç görmedikleri, görseler bile tanıyamayacakları tanrılara, atalara haykırıyorlar.

Kızıl saçaklar çook uzaklara kadar tırmanıyor. Ormanı sonsuz bir merakla arşınlıyor. Dört bir yana alevden kozalaklar, kavrulan kütükler ve yanan ruhlar saçıyor.

Ama... Vadinin öte yamacındaki kızıl nokta... Hani, şavkların hemen kıyısında?..  Bu... Turuncu, minik bir kafa! Benim zeki çocuğum olabilir mi acaba? EVET! Diğerleri de yanında! Ormanın her köşesine dağılıyorlar şimdi. Bu koca bilinmezlikte rotalarını çizmek sanırım gayeleri. Tüm bilgimi onlara vermiştim. Umudumu yeşerttiler benim.

Kendim için değil, çok geç. Ruhları kavrayıp yargılayan ateş beni de ziyarete geldi; değişim rüzgarları çoktan böğrüme işledi.

Hayatım boyunca kendi kendimi inşa etmeye çalıştım. Bana yükledikleri anlamlardan teker teker sıyrılıp kendi yolumu açtım. Neyse ki bu son anımda olsa da bir fısıltı yakalayabildi kulaklarım. Çağların alevinin hışımla kükremesine rağmen, yüreğimin sesini tanıdım. O ses bana ismimi verdi, böylece özgürlüğümü tebliğ etti. Bana "Bilim" dedi.

Ben ölüyorum.
Çocuklarım... Ben sizde yaşıyorum.

Önemli yayın

Merhaba Zalim Evren!

Ihım ohım! SESİM GELİYOR MU?! HACI, SES ÇOK AÇık azıcık kı.. Hah, tamam. Merhaba! Bugün evrenimizin muhtelif köşelerinden çok tatlı...