Turkuaz fosforlu perdeler... Evin sıradanlığı daha sokaktan bakarken anlaşılıyordu. Kapının ardında metal kurdeleli koltukların, dijital sarkaçlı saatin, silikon şöminesinin ve şimdilerde moda olan MaviNeon abajurların bekleştiğini söylemeye gerek bile yoktu. Evet; bu tek göz odada o çulsuz sanatçılardan biri yaşıyordu.
Portmantoda asılı fötr şapka ve paltolar hala kurumamıştı. Plastik tezgahta devasa kahve makinesi fokurdamaya başlamıştı. Hemen yanındaki radyoda tıngırdayan bültenin cıngılı onu bastırdı:
“Haber kuşağıyla karşınızdayız. QuantumTelif çatışmalarına bir yenisi daha eklendi. Yüz on yaşındaki piyanist Nulla, ölmeden önce sanatını bu kıskacın elinden kurtarmakta kararlı olduğunu söyledi. Yapılan açıklamada yeni konser salonu için inşaata başladıkları belirtildi. Basına aktarılan bilgilerde Nulla’nın planının devasa bütçe gereksinimi dikkatleri çekti. Bu kalkışmanın da yüz yıllık krizi aşmakta yetersiz kalıp kalmayacağı merak konusu olurken...”
Radyo, kendisine yöneltilen sert bakışları sezmişçesine cızırdadı. Bu pırıltılı odaya o hiddetli bakışlar hiç yakışmamıştı.
“Hayrola Decem? Neye takıldın gene?”
“Hiç... Sadece... Düştüğümüz bu durum sana da ağır gelmeye başlamadı mı? Yani, bizi buna zorlamaları?..”
“Neden zoruma gitsin ki? Mermer bloğu yontuyorum. Telifi devralıyorum ve bitirdiğim heykelimi sergiye koyuyorum. QuantumTelif şirketi bana herhangi bir engel oluşturmuyor. Sanatın özgürlüğüne neden bu kadar takıldığınızı hiç anlamıyorum. Özgürsünüz zaten... Kimse de elinizden eserinizi zorla kapmıyor. Aksine; sistem, telifi devrederek sizi koruyor.”
“Sanatın zerresinden anlamayan, yaratıcı dehadan yoksun bir herife yazdığım her roman için borçlanmak... Güzelliği sırf parıldıyor diye cezalandırıyor! Biliyorsun Trecentos, telifini kaptığı onca eseri kendi bile tasarlamıyor. O dandik bilgisayarına yaptırıyor!”
“Abartma yahu. Herkes kuantum bilgisayarlarıyla fellik fellik banka şifresi kırmaya kasarken o girişimci ‘herif’ dehasını kullandı ve sanatın şifresini kırdı. Zekası seninkinden farklı işliyor diye kimseyi aşağılayamazsın Decem.”
“Sanatın şifresini mi kırdı? Düşler aynasının sırrını kazıdı, ha? Harfleri sonsuz kombinasyonda arka arkaya dizince roman mı yazmış oluyorum şimdi? Resim, renklerin rastgele karışması mıdır peki? Geometrik şekilleri üst üste yığarak mı heykel yapıyorsun yani? Frekansları ardışık sıralamak da müziktir, öyle mi? Basit hesaplamalara 'sanatın şifresi' diyorsun Trecentos! Elbette o sonsuz kombinasyonların bir yerlerinde şaheserler tomurcuk verecek. Ama sanat bir şeyleri ardışık dizgilemekten mi ibaret?”
“Öyle ya da böyle Decem. Her şeyi hesaplamaya muktedir bir makineden eserlerini nasıl sakınabilirsin ki? Yüz yılda yüzlerce deneme yapıldı, telif kanunlarından sıyrılabilen çıkmadı. Bu Nulla’nın ki de boşa çıkacak, bak görürsün. O işler öyle olmaz.”
“Aha, bak! Sen de o herif gibi düşünmeye başladın. Sanat sadece bir şeyleri birleştirip anlamlı bir bütün oluşturmak kadar basit değil. Artık silkelenmeli ve bir sanatçı olduğunu hatırlamalısın. Zengin gebeşin tekine eserini sergilemek, kendini ifade edebilmek için yalvarmak, izin kopartmaya çalışmak... En hafif tabirle, nahoş kaçıyor artık. Bak, bir planım var. Herkese gerçek sanatı, düşler diyarının hür topraklarını hatırlatacak bir plan... Romanımı yayımlandığında dünyayı kurtaracak!”
“Hah, konuşana bak! Dünyayı kurtaracakmış mış... Önce sen bi' kendini kurtar hele!” Trecentos parmağıyla masanın çeperini hiddetle dürttü. Açık mavi masanın kenarlarında parlak metal bir kuşak vardı. “Evinin dekorasyonunda hala Art-deco kullanıyorsun. Sanayinin, sistemin güzellemesi olduğunu bildiğin halde...”
“Markette başka tarz ürünler yok. Herif tüm sanatı ve kültürü kontrol ediyor. Bütün üretimi!..”
“Ahh, mızıldanmayı kes Decem. Hatırla, sen bir sanatçısın. Pekala kendini kendi tarzınla ifade edebilmelisin, değil mi? Böyle söylemiştin az önce. Okuyucularına gönlünce uzanamasan da kendi hayatını, evini yönetmeye pekala muktedirsin.”
Arkadaşıyla çok sık tartışırlardı. Ama bu herkes için hassas bir konuydu. Kalp kırabilirlerdi. Decem’se, dinginleşmeyi seçti. Yarım saniyelik sessizliğin ardından projesini sakince anlatmaya girişti.
“Kadim ustaların eserlerinde ‘mecaz’ denilen bir yapı buldum.”
“Mecaz mı? Neyi anlatıyor ki?..”
“İşte, günümüzdeki doğrudan ifadelerin, kesin kasıt ve işlevsel yapıların aksine mecaz bir şey anlatmıyor. Yazıya konu olan hayal nesnesini dönüştürüyor. Sanata kendi dilini kazandırıyor. İnsanlara eserden kendi manalarını çıkartma imkanı tanıyor.”
Trecentos kaşlarını çattı. “Somut bir mana sunmadan?”
“Kesinlikle... Somut bir mana sunmadan tanıyor bu imkanı. Sanat, sadece bir şey anlatmak değildir. İnsanların bir şey anlamasıdır da!.. Düşünsene, karşımızdaki sadece bir makine. Ne dile ne de anlama bizim kadar hakim. Bir ruhu yok. Romanımı teliflemiş olması mümkün değil!”
“Imm... Bunun işleyeceğini sanmıyorum Decem. Her şeyi hesaplayabiliyor o makine.”
“Romanım, sanatı makine ufkunun ötesine saklayacak. Görürsün!”
***
Decem durak hududuna adımını attı. Kaldırımdaki bu sarı çizgi, bir dakika sonra otobüsün gireceği cebe bitişikti. Gireceği ve onu en büyük utancıyla yüzleştireceği... Trecentos otobüste olacak, romanı hakkında sorular soracaktı. Decem, gerginlik ve panikle sarsıldı. Kendisini toparlamak için dikkatini dağıtmalıydı. Mesai rutininin sabah aşaması için birer birer hududa giren yol arkadaşlarına baktı. Kimileri işteki problemler hakkında sohbet ediyor, kimileri de durağın ortasına dikili silindirik televizyonu seyrediyordu. Bir dakikalık kısa filmler, her otobüs bekleme merasimini verimli kılmak için burada sergileniyordu. Elbette, ürün yerleştirme reklamları ekilmiş halde. Decem yüzünü buruşturdu. Neyse ki henüz romanlar reklam için alıkonulmuyordu. Gene de, kendi durumunun pek iyi olmadığını düşündü. Yıllardır çözüme ulaşamamıştı.
Sanatın bir şeyler anlatmakla değil, hissettirmekle ilgili olduğunu biliyordu. Belki makinlerin hesaplayamayacağı bir yöntemle bu hisleri yaratırsa?.. Belki bu defa?.. Ama ne?.. Sanki...
Ve, o bir dakikalık film molası bitti. Her bir anını tıka basa dolduran dünya, Decem’in durup kendi düşüncelerine kulak vermesine bile maniydi. Gururlu parıltısıyla cebe akan otobüs, Art-deco çağının timsaliydi. Sistemin cisimleşmiş fedaisi... Kapılar açıldı ve Decem -başı utançla eğik- kendini canavarı besleyen akışa bıraktı.
Otobüsü yöneten bilgisayara haykırmak istiyordu. Onu çiğnemek, parçalamak, eritmek ve sindirmek... Yapay Zeka’ya onun hakimi olduğunu söylemek istiyordu ama biliyordu ki orada kendisini dinleyecek birisi yoktu.
Böylece ilk bölümü pas geçip ikinci bölümden kendisine bir kahve koydurdu. Makine “her zamankinden mi?” diye sormuş, Decem’se “kabuslar kadar kara, hayat kadar acı olsun” buyurmuştu.
Otobüs nihayet hareket ettiğinde koltuğuna hala oturmamıştı. Bir süre orada öylece durup araç boyunca uzanan masaya baktı. Uçlarında yarım daireye dönüşen dikdörtgen, metal bir plakaydı bu. Etrafına koltuklar dizilmişti. Sohbet ederken tüm yolcular yan yan gittiği, kimsenin ters oturması gerekmediği için “en adil oturma düzeni” denmişti. Oluşturduğu mükemmel simetri düşünülünce, kim itiraz edebilirdi ki?
İşte, Trecentos oradaydı. Decem’e ayrılmış koltuğun tam karşısında. Onunla yüzleşmek istemiyordu lakin sistem alternatif bırakmıyordu. Adil olmayan buydu.
Hızlı bir selamlaşmanın ardından yerine oturdu. Sessizlik yarım saniye sürmüştü ki Trecentos “eee?!.” dedi.
“Standart form istediler. Ellerinde romanımın telifinin olamayacağını, tüm tasarımımın zaten buna yoğunlaştığını söyledim. Bilgisayarın çalışma prensibi gereği, benimkiler dahil, anlamlı-anlamsız her cümleyi teliflediklerinde ısrar ettiler. Makine semantik çalışmıyormuş muş. ‘Madem kayıtlarınızda romanım var, gösterin’ dedim. O çöplükte tam üç saat aradılar ve... Gerçekten de ellerindeymiş Tracentos. Piyasadaki hakim talebi doyurana kadar romanıma telif vermeyeceklerini ama çok istiyorsam o üç saatin masraflarıyla birlikte beş yıllık gelirime telifi devredebileceklerini söylediler. Tüm emeğim... Boşa gitti.”
Trecentos mahcup gülümsemesinin ardından “ben demiştim” bakışı atıyordu. “Üzülme. Zaten biri neden durup düşünmesini gerektirecek bir romanı okumak istesin ki? Tutmazdı o iş.”
Bu seferki yarım saniyelik sessizliği otobüsün televizyonundan gelen bülten cıngılı bozdu:
“KrizÖzel programıyla karşınızdayız. Yanımda QuantumTelif şirketinin kurucusu Bay Autem var. Sayın Autem, derinleşen krizi engellemek için hangi önlemleri aldınız?”
“Öncelikle, hesaplamalarımızı kontrol ettik. Kuantum bilgisayarımızın atladığı herhangi bir esere kesinlikle ama kesinlikle rastlamadığımızı gururla söyleyebilirim. Bu sözde piyanist Nulla’nın da şarlatan olduğunu kanıtlamış bulunuyoruz. Kontrolsüz, izinsiz, ucube şeylerin ortalıkta dolanmasına asla izin vermeyeceğiz. Halkımız huzurla uyuyabilir; sistem ebediyen işleyecektir.”
“Peki, Nulla’nın konsere çocuklu aileleri özellikle davet etmesi toplumumuz için bir tehdit mi?”
“Onurlu halkımızın aklını çelmek için tasarlanmış hain hamleler bunlar.”
“Anlıyorum. Ama, yeni binada baş tasarımcınızın ünlü rölyef ve oymalarını kullanıyorlar?.. Burada bir çelişki yok mu?”
“Ne alakası var?! Bu rezaletin sunumu için telifsiz bir yol bulamayıp bize geldiler. Gösterdikleri tasarımı halkımızı korumak için reddettik. Maalesef ki telifi çoktan devrettiğimiz işlere karışamıyoruz. Ki, bu da yasalara olan saygımızı vurguluyor. Vatandaşlarımız gerekeni yapacaktır.”
Trecentos ivedilikle lafa girdi. “Bak Decem! Hukukun üstünlüğü ve fikir özgürlüğü işte!”
“Fikirler sanatta oluşur. Sanatı kontrol eden, her şeyi kontrol eder. Zaten, romanımı da siyasi ve ticari manevralar için engellediler.”
Yan koltuktaki pek samimi olmadığı yolcu söze karıştı. “Bu Nulla gibi tipler mantar misali türüyor. Alayı da kendi çıkarına çalışıp yer kapmaya uğraşıyor.”
Görünüşe göre tartışmalar tüm otobüse yayılmıştı. Genç bir yolcu ona cevap yetiştiriverdi. “Nulla eser telifini herkese açacağını söyledi. Başkaları da o yoldan yürüyebilsin diye... Sanatı yeniden özgürleştirecek. Görürsün!”
Yaşlının sözleri cevaptan ziyade bir meydan okumaydı: “Göreceğiz.”
***
“Bu mu konser salonu?” dedi Trecentos, cırtlak neonlarla tıka basa doldurulmuş binaya dudak bükerek.
Decem derin bir nefes aldı. O, salonun atmosferini sevmişti. Kaya kadar katı rölyefler süslüyordu duvarları. Sanki sonsuza dek orada kalacaklardı. Geometrik yapıları çağın gerekliliklerini yansıtıyordu. Ama salonu donatan bu cıvıl cıvıl ışıklar... Oymalardaki doğaüstü açıları doğallığın daha da dışına iteliyor, onları kavuştukları yeni gölgeler sayesinde gerçek ötesi bir gerçekliğe, insan tarafından yeniden yorumlanan, sarsılmaz bir hakikate hapsediyordu. Yüz yıllık girift mimarinin böylesine kolayca bükülebilmesi, bu devasa salonda yepyeni şeyler yaratılacağını müjdelemekteydi.
Decem, koltuk sıralarına bakındı. Geleneğin aksine, biletlerinde sıra numarası yazmıyordu. Üstelik seyirci sıraları, hemzemin sahneden dik açıyla yükselmek yerine, zeminden yükseltilmiş sahnenin berisindeki hafif rampaya dizilmişti. Bu yeni mimari, dinleyici karşısında küçücük kalmış sanatçıyı ve onun üzerinde, onu baskılayarak yükselmiş toplumu eşitliyordu. Birden iletişimle ilgili o antik deyiş aklına geldi: “Araç mesajdır.” Salondaki mesajı beğenmişti.
Orta hizadan iki koltukta karar kıldılar; buradan konseri daha iyi dinleyebileceklerdi. İlerlerken ayakkabıları mermer zeminde korkunç yankılar yaratmıştı ve koltuklarına kurulduklarında gelen gıcırtılar Trecentos’tan homurtular kazandı. Yepyeni salonda bunca gürültü normal miydi? Decem bile endişelendi.
Çok geçmeden dolan salonda toplumun hemen her kesiminden insan var gibi görünüyordu. Gene de, içinden bir ses sanatçıların çoğunlukta olduğunu söylüyordu. Çünkü berbat akustik yüzünden salondaki tüm sesler onda toplanıyordu. Duyduğu konuşmaların çoğunda “özgürlük” tartışma konusuydu.
Kulak misafiri olduğu insanları görebilmek için şöyle bir bakındı. Hangi cümlenin kimden geldiğini çıkaramıyordu ama az önce duyduğu ağlama sesinin köşede annesinin pışpışladığı bebekten geldiğini biliyordu. Yanlarına gidip sormak istedi. “Neden? Neden bu önemli resitale bebeğinizle katıldınız?” Lakin, hem gidip sormak için çok uzakta kalıyorlardı hem de cevabı zaten biliyordu. Piyanist Nulla’nın ricasıydı bu. Kadının salondakilere yönelttiği mahçup bakışlara göreyse, esas sebebi anne de bilmiyordu.
Herkes için sıra dışı ve ilham verici bir deneyim olabilirdi bu konser. Ya da, başarısız ve yıkıcı bir girişim de... Decem endişe ile heyecan arasında geriliyordu.
Derken, QuantumTelif’in kurucusu Autem tüm haşmetiyle salonda belirdi. Bütün bakışlar bu güçlü, çok güçlü adama odaklanmışken, o, kibirli adımlarını sıranın en önüne yöneltti. Bir koltuk beğendi. Hadi bakalım, neler yumurtlayacak bu yumurcak edasıyla yerleşti.
Resitalin başlaması için çok beklemeleri gerekmedi. Nulla, tüm yorgunluğuyla, atlattığı yüz on yılın ağırlığını omuzlarında taşıyarak, Autem’in haşmetli edasından eser barındırmayarak sahneye çıktı. Yürüyebilmek için boğum boğum bir değneğe muhtaçtı.
Aniden, salonun çeşitli yerlerinde tuhaf bir gürültü koptu. Decem’in dönüp bakınmasına gerek yoktu; yeni çağdaki gençlerin aksine o, alkışın ne olduğunu biliyordu.
Nulla, kırışıklıklarını derinleştiren bir gülümsemeyle selam verdi. Bastonunun tıkırtılarını peşinden sürükleyerek, zahmetle piyano taburesine yerleşti.
Kollarını sıvadı
Parmaklarını çıtlattı.
Boynunu kütletti.
Ve, ellerini klavyeye yerleştirdi.
Yeni çağın takdimini beklerken herkes gerginleşti.
Lakin, tek bir nota bile işitilmedi.
Yirmi saniyelik sessizliğin ardından dinleyiciler sabırsızlanmaya başlamıştı. Decem “büyük sürpriz hiçbir şey anlatmamak mıydı yani?” diye düşündü hayal kırıklığıyla. “Hiçliğin kopyalanamaz biricikliği... Bu fazla ucuz bir numara gibi!”
Salondakiler bu sessizlikten korkmuştu. Decem, anlayamadıkları mefhumun içini çaresizce doldurduklarını görebiliyordu. Hiçliği dinliyorlardı. Hiçlik, kendi düşüncelerinin yankısıyla doluydu.
Anlamıyorlardı bunu. Boşluk akıllarına sığmıyordu.
Huzursuzlanmaya başladılar. Arkalardan birileri öksürdü. Trecentos huysuzca bacağını sallıyordu. Derken, bebekler teker teker ağlamaya başladı. Salondaki tüm ses Decem’in üstüne üstüne geliyordu. Bir si-bemol mü duymuştu? Piyanist nihayet çalıyor muydu? Lanet gürültüden hiçbir şey duyamıyordu! Öfkeyle kavruldu.
“Konserde bebek” konusu bir kenara, bu gürültülerin herhangi birisini bastırmak gerçekten mümkün müydü peki? Hiçbir sanat eseri onlardan azade değildi ki! Resimlerin duvarı, heykellerin mekanla bağlamı, romanların düşünce kirliliği, resitallerinse duygu tufanları vardı. Lakin, buradaki sessizlik o gürültüyü özellikle güçlendiriyordu. “Piyanistin amacı da bu mu?”
Ve, birden kavradı. Sanat bir şeyler anlatmakla değil, hissettirmekle ilgiliydi. Ve basit bir sessizlik bile ona neler neler hissettirmişti. Hiçliğin sanatı pekala mümkün olabilirdi! Sonuçta, insan aklı durmaksızın işlerdi.
Üstelik, insanların aksine bilgisayarlar boşluğu kavrayamazlardı. Hiçlik onlar için yalnızca 0’dı. Geçersiz, işlemsiz bir kod... Boşluğu doldurma, hiçliği şekillendirme yetisi insana hastı.
Ve, herkes Autem’e baktı. Az önce çöken sistemin mimarına... Bozarmış suratıyla “saçma! MANTIKSIZ!” diye bağırıyordu. Lakin, sanatın mantıkla işi yoktu.
Herkes çılgınlar gibi alkışlamaya başladı. Çığlık atanlar bile vardı! Tam bir coşku patlaması!..
Nulla, alnındaki teri silip seyircilerini selamladı. Omuzları düştü. Tükenmiş görünüyordu.
Decem onda erek ve değer yıkımını gördü. Anlamsızlığa ve hiçliğe çöküşü... Ölümü
Vadedilen ilhamı almıştı. Bir tiyatro yazacaktı. Mezarlıkta oynanacak, gerçek bir defin töreninden oluşacaktı. Senaryosunda hiçbir şey yazmayacaktı. Hiçliğin hiçleyişi izleyicilerin ruhlarında sessizce yankılanacaktı.
Heyecanla dostuna baktı. Trecentos da diğerleri gibi zıplıyor, tezahürat yapıyordu. “Ahh! Demek özgürlük buymuş! Kurtulduk! Şuna bak Decem; şu cümbüşe bak! Çocuklar gibi!.. Yeni heykelimde devrimimizi anlatacağım. Yeni heykelim... Bir çocuk parkından oluşan... Kumdan kaidesinde gerçek bir park dışında hiçbir şey olmayan!”
Bu öykü ilk olarak Yerli Bilimkurgu Yükseliyor 2019 seçkisinde yayımlanmıştır.


