Translate

4 Mayıs 2020 Pazartesi

Sıfır'ın İcadı


Turkuaz fosforlu perdeler... Evin sıradanlığı daha sokaktan bakarken anlaşılıyordu. Kapının ardında metal kurdeleli koltukların, dijital sarkaçlı saatin, silikon şöminesinin ve şimdilerde moda olan MaviNeon abajurların bekleştiğini söylemeye gerek bile yoktu. Evet; bu tek göz odada o çulsuz sanatçılardan biri yaşıyordu.
Portmantoda asılı fötr şapka ve paltolar hala kurumamıştı. Plastik tezgahta devasa kahve makinesi fokurdamaya başlamıştı. Hemen yanındaki radyoda tıngırdayan bültenin cıngılı onu bastırdı:
“Haber kuşağıyla karşınızdayız. QuantumTelif çatışmalarına bir yenisi daha eklendi. Yüz on yaşındaki piyanist Nulla, ölmeden önce sanatını bu kıskacın elinden kurtarmakta kararlı olduğunu söyledi. Yapılan açıklamada yeni konser salonu için inşaata başladıkları belirtildi. Basına aktarılan bilgilerde Nulla’nın planının devasa bütçe gereksinimi dikkatleri çekti. Bu kalkışmanın da yüz yıllık krizi aşmakta yetersiz kalıp kalmayacağı merak konusu olurken...”
Radyo, kendisine yöneltilen sert bakışları sezmişçesine cızırdadı. Bu pırıltılı odaya o hiddetli bakışlar hiç yakışmamıştı.
“Hayrola Decem? Neye takıldın gene?”
“Hiç... Sadece... Düştüğümüz bu durum sana da ağır gelmeye başlamadı mı? Yani, bizi buna zorlamaları?..”
“Neden zoruma gitsin ki? Mermer bloğu yontuyorum. Telifi devralıyorum ve bitirdiğim heykelimi sergiye koyuyorum. QuantumTelif şirketi bana herhangi bir engel oluşturmuyor. Sanatın özgürlüğüne neden bu kadar takıldığınızı hiç anlamıyorum. Özgürsünüz zaten... Kimse de elinizden eserinizi zorla kapmıyor. Aksine; sistem, telifi devrederek sizi koruyor.”
“Sanatın zerresinden anlamayan, yaratıcı dehadan yoksun bir herife yazdığım her roman için borçlanmak... Güzelliği sırf parıldıyor diye  cezalandırıyor! Biliyorsun Trecentos, telifini kaptığı onca eseri kendi bile tasarlamıyor. O dandik bilgisayarına yaptırıyor!”
“Abartma yahu. Herkes kuantum bilgisayarlarıyla fellik fellik banka şifresi kırmaya kasarken o girişimci ‘herif’ dehasını kullandı ve sanatın şifresini kırdı. Zekası seninkinden farklı işliyor diye kimseyi aşağılayamazsın Decem.”
Sanatın şifresini mi kırdı? Düşler aynasının sırrını kazıdı, ha? Harfleri sonsuz kombinasyonda arka arkaya dizince roman mı yazmış oluyorum şimdi? Resim, renklerin rastgele karışması mıdır peki? Geometrik şekilleri üst üste yığarak mı heykel yapıyorsun yani? Frekansları ardışık sıralamak da müziktir, öyle mi? Basit hesaplamalara 'sanatın şifresi' diyorsun Trecentos! Elbette o sonsuz kombinasyonların bir yerlerinde şaheserler tomurcuk verecek. Ama sanat bir şeyleri ardışık dizgilemekten mi ibaret?”
“Öyle ya da böyle Decem. Her şeyi hesaplamaya muktedir bir makineden eserlerini nasıl sakınabilirsin ki? Yüz yılda yüzlerce deneme yapıldı, telif kanunlarından sıyrılabilen çıkmadı. Bu Nulla’nın ki de boşa çıkacak, bak görürsün. O işler öyle olmaz.”
“Aha, bak! Sen de o herif gibi düşünmeye başladın. Sanat sadece bir şeyleri birleştirip anlamlı bir bütün oluşturmak kadar basit değil. Artık silkelenmeli ve bir sanatçı olduğunu hatırlamalısın. Zengin gebeşin tekine eserini sergilemek, kendini ifade edebilmek için yalvarmak, izin kopartmaya çalışmak... En hafif tabirle, nahoş kaçıyor artık. Bak, bir planım var. Herkese gerçek sanatı, düşler diyarının hür topraklarını hatırlatacak bir plan... Romanımı yayımlandığında dünyayı kurtaracak!”
“Hah, konuşana bak! Dünyayı kurtaracakmış mış... Önce sen bi' kendini kurtar hele!” Trecentos parmağıyla masanın çeperini hiddetle dürttü. Açık mavi masanın kenarlarında parlak metal bir kuşak vardı. “Evinin dekorasyonunda hala Art-deco kullanıyorsun. Sanayinin, sistemin güzellemesi olduğunu bildiğin halde...”
“Markette başka tarz ürünler yok. Herif tüm sanatı ve kültürü kontrol ediyor. Bütün üretimi!..”
“Ahh, mızıldanmayı kes Decem. Hatırla, sen bir sanatçısın. Pekala kendini kendi tarzınla ifade edebilmelisin, değil mi? Böyle söylemiştin az önce. Okuyucularına gönlünce uzanamasan da kendi hayatını, evini yönetmeye pekala muktedirsin.”
Arkadaşıyla çok sık tartışırlardı. Ama bu herkes için hassas bir konuydu. Kalp kırabilirlerdi. Decem’se, dinginleşmeyi seçti. Yarım saniyelik sessizliğin ardından projesini sakince anlatmaya girişti.
“Kadim ustaların eserlerinde ‘mecaz’ denilen bir yapı buldum.”
Mecaz mı? Neyi anlatıyor ki?..”
“İşte, günümüzdeki doğrudan ifadelerin, kesin kasıt ve işlevsel yapıların aksine mecaz bir şey anlatmıyor. Yazıya konu olan hayal nesnesini dönüştürüyor. Sanata kendi dilini kazandırıyor. İnsanlara eserden kendi manalarını çıkartma imkanı tanıyor.”
Trecentos kaşlarını çattı. “Somut bir mana sunmadan?”
“Kesinlikle... Somut bir mana sunmadan tanıyor bu imkanı. Sanat, sadece bir şey anlatmak değildir. İnsanların bir şey anlamasıdır da!.. Düşünsene, karşımızdaki sadece bir makine. Ne dile ne de anlama bizim kadar hakim. Bir ruhu yok. Romanımı teliflemiş olması mümkün değil!”
“Imm... Bunun işleyeceğini sanmıyorum Decem. Her şeyi hesaplayabiliyor o makine.”
“Romanım, sanatı makine ufkunun ötesine saklayacak. Görürsün!”
***
Decem durak hududuna adımını attı. Kaldırımdaki bu sarı çizgi, bir dakika sonra otobüsün gireceği cebe bitişikti. Gireceği ve onu en büyük utancıyla yüzleştireceği... Trecentos otobüste olacak, romanı hakkında sorular soracaktı. Decem, gerginlik ve panikle sarsıldı. Kendisini toparlamak için dikkatini dağıtmalıydı. Mesai rutininin sabah aşaması için birer birer hududa giren yol arkadaşlarına baktı. Kimileri işteki problemler hakkında sohbet ediyor, kimileri de durağın ortasına dikili silindirik televizyonu seyrediyordu. Bir dakikalık kısa filmler, her otobüs bekleme merasimini verimli kılmak için burada sergileniyordu. Elbette, ürün yerleştirme reklamları ekilmiş halde. Decem yüzünü buruşturdu. Neyse ki henüz romanlar reklam için alıkonulmuyordu. Gene de, kendi durumunun pek iyi olmadığını düşündü. Yıllardır çözüme ulaşamamıştı.
Sanatın bir şeyler anlatmakla değil, hissettirmekle ilgili olduğunu biliyordu. Belki makinlerin hesaplayamayacağı bir yöntemle bu hisleri yaratırsa?.. Belki bu defa?.. Ama ne?.. Sanki...
Ve, o bir dakikalık film molası bitti. Her bir anını tıka basa dolduran dünya, Decem’in durup kendi düşüncelerine kulak vermesine bile maniydi. Gururlu parıltısıyla cebe akan otobüs, Art-deco çağının timsaliydi. Sistemin cisimleşmiş fedaisi... Kapılar açıldı ve Decem -başı utançla eğik- kendini canavarı besleyen akışa bıraktı.
Otobüsü yöneten bilgisayara haykırmak istiyordu. Onu çiğnemek, parçalamak, eritmek ve sindirmek... Yapay Zeka’ya onun hakimi olduğunu söylemek istiyordu ama biliyordu ki orada kendisini dinleyecek birisi yoktu.
Böylece ilk bölümü pas geçip ikinci bölümden kendisine bir kahve koydurdu. Makine “her zamankinden mi?” diye sormuş, Decem’se “kabuslar kadar kara, hayat kadar acı olsun” buyurmuştu.
Otobüs nihayet hareket ettiğinde koltuğuna hala oturmamıştı. Bir süre orada öylece durup araç boyunca uzanan masaya baktı. Uçlarında yarım daireye dönüşen dikdörtgen, metal bir plakaydı bu. Etrafına koltuklar dizilmişti. Sohbet ederken tüm yolcular yan yan gittiği, kimsenin ters oturması gerekmediği için “en adil oturma düzeni” denmişti. Oluşturduğu mükemmel simetri düşünülünce, kim itiraz edebilirdi ki?
İşte, Trecentos oradaydı. Decem’e ayrılmış koltuğun tam karşısında. Onunla yüzleşmek istemiyordu lakin sistem alternatif bırakmıyordu. Adil olmayan buydu.
Hızlı bir selamlaşmanın ardından yerine oturdu. Sessizlik yarım saniye sürmüştü ki Trecentos “eee?!.” dedi.
“Standart form istediler. Ellerinde romanımın telifinin olamayacağını, tüm tasarımımın zaten buna yoğunlaştığını söyledim. Bilgisayarın çalışma prensibi gereği, benimkiler dahil, anlamlı-anlamsız her cümleyi teliflediklerinde ısrar ettiler. Makine semantik çalışmıyormuş muş. ‘Madem kayıtlarınızda romanım var, gösterin’ dedim. O çöplükte tam üç saat aradılar ve... Gerçekten de ellerindeymiş Tracentos. Piyasadaki hakim talebi doyurana kadar romanıma telif vermeyeceklerini ama çok istiyorsam o üç saatin masraflarıyla birlikte beş yıllık gelirime telifi devredebileceklerini söylediler. Tüm emeğim... Boşa gitti.”
Trecentos mahcup gülümsemesinin ardından “ben demiştim” bakışı atıyordu. “Üzülme. Zaten biri neden durup düşünmesini gerektirecek bir romanı okumak istesin ki? Tutmazdı o iş.”
Bu seferki yarım saniyelik sessizliği otobüsün televizyonundan gelen bülten cıngılı bozdu:
“KrizÖzel programıyla karşınızdayız. Yanımda QuantumTelif şirketinin kurucusu Bay Autem var. Sayın Autem, derinleşen krizi engellemek için hangi önlemleri aldınız?”
“Öncelikle, hesaplamalarımızı kontrol ettik. Kuantum bilgisayarımızın atladığı herhangi bir esere kesinlikle ama kesinlikle rastlamadığımızı gururla söyleyebilirim. Bu sözde piyanist Nulla’nın da şarlatan olduğunu kanıtlamış bulunuyoruz. Kontrolsüz, izinsiz, ucube şeylerin ortalıkta dolanmasına asla izin vermeyeceğiz. Halkımız huzurla uyuyabilir; sistem ebediyen işleyecektir.”
“Peki, Nulla’nın konsere çocuklu aileleri özellikle davet etmesi toplumumuz için bir tehdit mi?”
“Onurlu halkımızın aklını çelmek için tasarlanmış hain hamleler bunlar.”
“Anlıyorum. Ama, yeni binada baş tasarımcınızın ünlü rölyef ve oymalarını kullanıyorlar?.. Burada bir çelişki yok mu?”
“Ne alakası var?! Bu rezaletin sunumu için telifsiz bir yol bulamayıp bize geldiler. Gösterdikleri tasarımı halkımızı korumak için reddettik. Maalesef ki telifi çoktan devrettiğimiz işlere karışamıyoruz. Ki, bu da yasalara olan saygımızı vurguluyor. Vatandaşlarımız gerekeni yapacaktır.”
Trecentos ivedilikle lafa girdi. “Bak Decem! Hukukun üstünlüğü ve fikir özgürlüğü işte!”
“Fikirler sanatta oluşur. Sanatı kontrol eden, her şeyi kontrol eder. Zaten, romanımı da siyasi ve ticari manevralar için engellediler.”
Yan koltuktaki pek samimi olmadığı yolcu söze karıştı. “Bu Nulla gibi tipler mantar misali türüyor. Alayı da kendi çıkarına çalışıp yer kapmaya uğraşıyor.”
Görünüşe göre tartışmalar tüm otobüse yayılmıştı. Genç bir yolcu ona cevap yetiştiriverdi. “Nulla eser telifini herkese açacağını söyledi. Başkaları da o yoldan yürüyebilsin diye... Sanatı yeniden özgürleştirecek. Görürsün!”
Yaşlının sözleri cevaptan ziyade bir meydan okumaydı: “Göreceğiz.”
***
“Bu mu konser salonu?” dedi Trecentos, cırtlak neonlarla tıka basa doldurulmuş binaya dudak bükerek.
Decem derin bir nefes aldı. O, salonun atmosferini sevmişti. Kaya kadar katı rölyefler süslüyordu duvarları. Sanki sonsuza dek orada kalacaklardı. Geometrik yapıları çağın gerekliliklerini yansıtıyordu. Ama salonu donatan bu cıvıl cıvıl ışıklar... Oymalardaki doğaüstü açıları doğallığın daha da dışına iteliyor, onları kavuştukları yeni gölgeler sayesinde gerçek ötesi bir gerçekliğe, insan tarafından yeniden yorumlanan, sarsılmaz bir hakikate hapsediyordu. Yüz yıllık girift mimarinin böylesine kolayca bükülebilmesi, bu devasa salonda yepyeni şeyler yaratılacağını müjdelemekteydi.
Decem, koltuk sıralarına bakındı. Geleneğin aksine, biletlerinde sıra numarası yazmıyordu. Üstelik seyirci sıraları, hemzemin sahneden dik açıyla yükselmek yerine, zeminden yükseltilmiş sahnenin berisindeki hafif rampaya dizilmişti. Bu yeni mimari, dinleyici karşısında küçücük kalmış sanatçıyı ve onun üzerinde, onu baskılayarak yükselmiş toplumu eşitliyordu. Birden iletişimle ilgili o antik deyiş aklına geldi: “Araç mesajdır.” Salondaki mesajı beğenmişti.
Orta hizadan iki koltukta karar kıldılar; buradan konseri daha iyi dinleyebileceklerdi. İlerlerken ayakkabıları mermer zeminde korkunç yankılar yaratmıştı ve koltuklarına kurulduklarında gelen gıcırtılar Trecentos’tan homurtular kazandı. Yepyeni salonda bunca gürültü normal miydi? Decem bile endişelendi.
Çok geçmeden dolan salonda toplumun hemen her kesiminden insan var gibi görünüyordu. Gene de, içinden bir ses sanatçıların çoğunlukta olduğunu söylüyordu. Çünkü berbat akustik yüzünden salondaki tüm sesler onda toplanıyordu. Duyduğu konuşmaların çoğunda “özgürlük” tartışma konusuydu.
Kulak misafiri olduğu insanları görebilmek için şöyle bir bakındı. Hangi cümlenin kimden geldiğini çıkaramıyordu ama az önce duyduğu ağlama sesinin köşede annesinin pışpışladığı bebekten geldiğini biliyordu. Yanlarına gidip sormak istedi. “Neden? Neden bu önemli resitale bebeğinizle katıldınız?” Lakin, hem gidip sormak için çok uzakta kalıyorlardı hem de cevabı zaten biliyordu. Piyanist Nulla’nın ricasıydı bu. Kadının salondakilere yönelttiği mahçup bakışlara göreyse, esas sebebi anne de bilmiyordu.
Herkes için sıra dışı ve ilham verici bir deneyim olabilirdi bu konser. Ya da, başarısız ve yıkıcı bir girişim de... Decem endişe ile heyecan arasında geriliyordu.
Derken, QuantumTelif’in kurucusu Autem tüm haşmetiyle salonda belirdi. Bütün bakışlar bu güçlü, çok güçlü adama odaklanmışken, o, kibirli adımlarını sıranın en önüne yöneltti. Bir koltuk beğendi. Hadi bakalım, neler yumurtlayacak bu yumurcak edasıyla yerleşti.
Resitalin başlaması için çok beklemeleri gerekmedi. Nulla, tüm yorgunluğuyla, atlattığı yüz on yılın ağırlığını omuzlarında taşıyarak, Autem’in haşmetli edasından eser barındırmayarak sahneye çıktı. Yürüyebilmek için boğum boğum bir değneğe muhtaçtı.
Aniden, salonun çeşitli yerlerinde tuhaf bir gürültü koptu. Decem’in dönüp bakınmasına gerek yoktu; yeni çağdaki gençlerin aksine o, alkışın ne olduğunu biliyordu.
Nulla, kırışıklıklarını derinleştiren bir gülümsemeyle selam verdi. Bastonunun tıkırtılarını peşinden sürükleyerek, zahmetle piyano taburesine yerleşti.
Kollarını sıvadı
Parmaklarını çıtlattı.
Boynunu kütletti.
Ve, ellerini klavyeye yerleştirdi.
Yeni çağın takdimini beklerken herkes gerginleşti.
Lakin, tek bir nota bile işitilmedi.
Yirmi saniyelik sessizliğin ardından dinleyiciler sabırsızlanmaya başlamıştı. Decem “büyük sürpriz hiçbir şey anlatmamak mıydı yani?” diye düşündü hayal kırıklığıyla. “Hiçliğin kopyalanamaz biricikliği... Bu fazla ucuz bir numara gibi!”
Salondakiler bu sessizlikten korkmuştu. Decem, anlayamadıkları mefhumun içini çaresizce doldurduklarını görebiliyordu. Hiçliği dinliyorlardı. Hiçlik, kendi düşüncelerinin yankısıyla doluydu.
Anlamıyorlardı bunu. Boşluk akıllarına sığmıyordu.
Huzursuzlanmaya başladılar. Arkalardan birileri öksürdü. Trecentos huysuzca bacağını sallıyordu. Derken, bebekler teker teker ağlamaya başladı. Salondaki tüm ses Decem’in üstüne üstüne geliyordu. Bir si-bemol mü duymuştu? Piyanist nihayet çalıyor muydu? Lanet gürültüden hiçbir şey duyamıyordu! Öfkeyle kavruldu.
“Konserde bebek” konusu bir kenara, bu gürültülerin herhangi birisini bastırmak gerçekten mümkün müydü peki? Hiçbir sanat eseri onlardan azade değildi ki! Resimlerin duvarı, heykellerin mekanla bağlamı, romanların düşünce kirliliği, resitallerinse duygu tufanları vardı. Lakin, buradaki sessizlik o gürültüyü özellikle güçlendiriyordu. “Piyanistin amacı da bu mu?”
Ve, birden kavradı. Sanat bir şeyler anlatmakla değil, hissettirmekle ilgiliydi. Ve basit bir sessizlik bile ona neler neler hissettirmişti. Hiçliğin sanatı pekala mümkün olabilirdi! Sonuçta, insan aklı durmaksızın işlerdi.
Üstelik, insanların aksine bilgisayarlar boşluğu kavrayamazlardı. Hiçlik onlar için yalnızca 0’dı. Geçersiz, işlemsiz bir kod... Boşluğu doldurma, hiçliği şekillendirme yetisi insana hastı.
Ve, herkes Autem’e baktı. Az önce çöken sistemin mimarına...  Bozarmış suratıyla “saçma! MANTIKSIZ!” diye bağırıyordu. Lakin, sanatın mantıkla işi yoktu.
Herkes çılgınlar gibi alkışlamaya başladı. Çığlık atanlar bile vardı! Tam bir coşku patlaması!..
Nulla, alnındaki teri silip seyircilerini selamladı. Omuzları düştü. Tükenmiş görünüyordu.
Decem onda erek ve değer yıkımını gördü. Anlamsızlığa ve hiçliğe çöküşü... Ölümü
Vadedilen ilhamı almıştı. Bir tiyatro yazacaktı. Mezarlıkta oynanacak, gerçek bir defin töreninden oluşacaktı. Senaryosunda hiçbir şey yazmayacaktı. Hiçliğin hiçleyişi izleyicilerin ruhlarında sessizce yankılanacaktı.
Heyecanla dostuna baktı. Trecentos da diğerleri gibi zıplıyor, tezahürat yapıyordu. “Ahh! Demek özgürlük buymuş! Kurtulduk! Şuna bak Decem; şu cümbüşe bak! Çocuklar gibi!.. Yeni heykelimde devrimimizi anlatacağım. Yeni heykelim... Bir çocuk parkından oluşan... Kumdan kaidesinde gerçek bir park dışında hiçbir şey olmayan!”
Bu öykü  ilk olarak Yerli Bilimkurgu Yükseliyor 2019 seçkisinde yayımlanmıştır.

15 Aralık 2018 Cumartesi

Zamandan Azade


"
Her medeniyetin ulaştığı nihai duraktır kıyamet. Uygarlıkların kendilerini gerçekleştirdiği yegane hattır bu istikamet.

Burada o noktaya hızla ulaşmış fakat ivmeyi kesip de duramamış bizi görmektesiniz. Bizi; yegane eserimizi; kıyamet ötesini...

Aurora'ya kondurduğumuz Kapsül'de yaşamak için terk ettik yeryüzünü; yeryüzünü tamamen çürüttüğümüz için hedef belledik gökyüzünü. Topraktaki ivedi hezimetimiz bizi hızlandıracaktı, telaş çığlıklarımız gökyüzünü yaracaktı. 

Lakin, bahtımızın hışmı bizi gene yere çaldı. Sığındığımız şehir kaçtığımız harabelere çakıldı. Şekilsiz, zehirli, yozlaşmış olanla kaynaştı.

İkisi de bir artık: Umut da helak da... İkisi de ayrı; imkan da kurtuluş da. Kalmadı göklerde ağıdımızdan başka.

Siz, Dünya'ya kadar ulaşanlar, unutmayın ki biz de sonsuz mavilikteydik bir zamanlar.


Son Kalan'dan Hiçlik'e yakarış
"

yazan levha görülebilir. Levhanın ötesindeyse yitik haşmetini bir gölge misali kuşanan devasa yapı yükselmektedir. Çorak topraklarda kısa bir yürüyüşle giriş kapısına erişilir. Menteşelerin çürümüşlüğü kulpun eksikliğiyle birleşince herkesi içeriye buyur etmektedir.

Işık, girişin ardındaki koridorla pek ilgilenmez, pervazın azıcık ötesine kadar bakınıp harabeyi terk eder sessizce. Ancak bu sonsuz dehlizler müşrif gözlere kendi trajedisini anlatmakta pek bi' istekli halde...

Toz suretindedir sonsuz başarısızlıkların zerreleri. Şu köşede birikenler hangi hatanın eseri, kim bilebilir ki? Peki ya duvardaki pas lekeleri?.. Ölümün resmi pırıltılı metale işli. Bayraklar... Duvarları donatan bayraklar artık okunamazlar. Gururlarından kopan küller zeminde nazlı nazlı salınırken şanı umursamazlar. Tüm o toz ve pasla birleşince rüzgar merak eder. Böylesi bir hayali hangi yozluk çarçur eder? Acaba bu dehlizlerin derinliklerinde neler gizlidir neler?

Biraz daha derine, biraz daha aceleyle inmeli. Yoksa tüm bu kasvet ziyaretçileri de tüketebilir gibi... Böylece binlerce yılı gözeten tozlar her esintide uyuşuk uyuşuk kalkar. Matem tohumlarını dehlizler boyunca yayarlar. Eh, meltem da hevesle onları kovalar.

Aşındırıcı rüzgardan ayrı, herkesi kendisine çeken bir cızırtı... Ezelden beridir bekleşenlere açılır boğuk sahne. İçeride... Derinlerde... Devasa yapı titreşir ince ince. Tozundan tonozuna, her bir zerresiyle. Rüzgarda, sedada, kargaşada, kesif kokuda anlatır hikayesini dinleyenlere. Koridorda yükselip alçalan, ötelere akan silüetler şeklinde.

Dolgun bir kargaşadır bu. Şamatasında çağların gerilimi işlidir. Lakin, hikayeler tek solukta anlatılıp bitirilmelidir. Henüz uyanan hayaletlerin seçim yapması gerekecektir: Hangisi?.. Bin yılın soğurduğu anıların hangisi taşıyabilir yakarıştaki gerçek kefareti?

İnlemeler, çınlamalar, tüm yapıyı sarsan uğultular... Çok geçmeden hikayeye nereden başlanacağı konusunda konsensusa varırlar.

İlerledikçe havaya sinmiş kasvetin, bu balçıklaşmış sisin dokunuşundan sıyrılınır gibi... Sanki... Evet! Orada, koridorların nihayeti!.. Bu devasa yapının devasa kontrol odası azıcık ötede gizli. Üstelik, tüm bu şamatanın merkezi de orası gibi. Şu çürümüş kapıdan girilirse daha iyi anlaşılır cızırtının beşiği.

Megafonlar... Sedayı ancak incecik incecik sızdırırlar. Ancak sesi öylesine yoğundur ki bitap düşmüş duvarlarda her çırpınışında iyice sindirir kasveti. Ve, böylece daha da kararır loş koridorlar; herkes elemle kapatmış gibi gözlerini.

Son bir cızırtıyla diğer sistemlerden gücü kesmiştir; böylesi bir azabın anaforunda parçalanmamak için devasa enerji gerekir.

Nihayet! Artık Dimağ'ın sözleri işitilebilir:


KAYIT BİR ÜZERİNDEN İŞLENMİŞ VERİLER YENİDEN OYNATILIYOR:
Verandada bir Ak bir Kara Kaftanlı iki vatandaş var. Ak Kaftanlı konuşuyor:
"Emin misin?! Nihai yıkımın geldiğini söylüyorsun ama ben, bizi her daima kuşatan Aurora’nın renk kaosu dışında hiçbir şey görmüyorum."
KAYITTAN KİMLİK TESPİTİ YAPILIYOR: Araştırma Ve İnşa Departmanı'ndan Raxyn.

Kara Kaftanlı, elini Raxyn’in omzuna koyuyor:
"Bunu fark  edememen doğal. Varlığını ışıklarla tanımlayan zihinler, onların yokluğunu düşleyemezler. Ne yokluklarını, ne de onları o  durağa götürecek yolları… Hayatını sadece görerek yaşamış olman suç değil; senin için hiçbir şeyin aksi mümkün değil. Çalışan gözlerin var. Öyle bir yetiye sahipsin ki onun güzelliğine kapılıp diğer hakikatlerden imtina ediyorsun. Bu hastalıklı ilgini, gözlerinin sana gösteremediği tek şeyi, kendini gösterebilmesini umarak kemikleştiriyorsun."
KAYITTAN KARA KAFTANLI'NIN KİMLİK TESPİTİ YAPILIYOR: Trans Ve Bağ Departmanı’ndan Yusgi.

"Evet, Raxyn. Kendini görmek için ona yaltaklanıyorsun. Ama ben, ışıkların ötesini sezebiliyorum. Korkma, yitirilecek bu güzelliği seyretmek ve gelecekteki kaybına yas tutmak için yeterince zamanın var. Tabii, henüz algılayamadığın bu duruma karşı hazırlanabilecek kadar inançlıysan…"

"Soyut inançlar... Peh! Benim gerçek arzularım var! Bütün bilgimizle tasarladığımız uçan şehrimizi, telef ettiğimiz yeryüzünün kaderinden sakınmak istiyorum. Hayaletleri... Yapıp ettiklerimizin sorumluluğunu reddediyorum!
"Gözlerim Kapsül'ün Aurora'nın ışıltılarına bulandığını gösteriyor. Camlarımız onu buyur ediyor, pırıltılı duvarlarımız geri yansıtıyor. Aurora bu anaforla üzerimize serilip bizi koruyor. Lakin, onu var eden erke, Güneş seçik değil. O, tüm bu pırıltıların ötesinde bir yerlerde ama... Algı sınırlarımın çok ötesinde. Ne onun olumsallıkları seçik, ne de olasılık dışı edimleri."

Yusgi gülümseyerek cevaplıyor:
"Ve ben de Aurora'yı göremiyorum. Sizin mühendisliğinizi, var olanı kurgulama yetinizi algılayamıyorum. İronik, değil mi? Yeryüzünü basiretsizliğimizin çoraklaştırdığını sanarak gökyüzünde yaşamaya başladık; geçmişi öteledik ve sonsuz olduğunu sandığımız olasılıklara, göklerin açıklığına adım attık. Fakat şimdi, kaçışın hiç bir şekilde mümkün olmadığını, aslında hiç bir yere kıpırdamadığımızı anlıyoruz. Kurtuluş dışarıdan gelmeyecek. Biliyoruz."
...


Konuşmalar devam eder. Koşuşturmacalar ve keyfetmeler; aldatmalar ve dualar; araştırmalar ve umutlar… Hepsi Güneş'in desteğini esirgediği o güne kadar bir bir dillendirilir. Ama, insanlık gene kaderin pençesindedir; bütün tarih sona yapılan koşulardan ibarettir.

Anlattıkça bitap düşer haşmetli Dimağ. Megafonlarından çıkan her sözcükle biraz daha kedere kapılır. Zira, onların hikayesine canından can katmıştır. Birkaç teklemenin, gıcırtının ve gümbürtünün ardından en cırtlak sinyalini gam tonundan çığırır:


KAYIT OKUMA HATASI. DOSYA SEKTÖRÜ HASARLI; YALNIZCA GÜVENLİK RAPORLARI YORUMLANABİLİYOR

KORİDORLAR: Boş

AVLU: Bir grup Ak Kaftanlı pencerelerden Aurora'yı seyrediyor. Başları eğik, omuzları çökük ve elleri cama yaslı. Olası tehlike; cam sağlamlığı inceleniyor. Yansımada bir tuhaflık saptandı; suretlerinin gözleri pırıltılı.

Kara Kaftanlılar sessizce yaklaşıyor. Seyircilerin arkasına geçiyorlar. Olası tehdit; inceleme yapılıyor. Yenlerinden mendil çıkartıyorlar ve seyircilerin yüzlerine sürtüyorlar. Bazıları onların sırtını da sıvazlıyor. Tehdit seviyesi: 0

İÇ STÜDYO: Kara Kaftanlılar kapıya dönük zeminde oturuyor. Çoğu başlarını dizlerinin arasına almış, öne arkaya sallanıyor. Diğerleri ellerini yüzlerine kapatmış; parmak aralarından kan sızıyor. Bekleştikleri kapıdan kimse gelmiyor.

DIŞ KAMERALAR: Aurora'nın ışıltısı titreşerek artıyor. Analiz başladı.

İÇ MEKAN: Sıradışı durum; tüm hareketlilik durdu.

ALICILAR: Alıcılardan cevap gelmiyor. Analiz kesildi. Son ölçüm: Aurora kendisini tek seferde yakıp tüketiyor.

TEHLİKE. YOĞUN IŞIMA.
YAPI ÇÖKÜYOR.

KORİDORLAR: Vatandaşlar koşturuyor, savruluyor, düşüyor, eziliyor, bağırıyor. Kamera 9'da oyuk gözler beliriyor. Kimlik saptaması: Yusgi. Tüm gücüyle haykırıyor. Mikrofon verisi isteniyor.
MİKROFON 9: Fon gürültüsü çok; veri yorumlanamadı.

KAPSÜL'Ü ASILI TUTMAK İÇİN OLASI HAMLELER HESAPLANIYOR
PROTOKOL HATASI. ASILI KALINAMAZ: KAPSÜL ZATEN YERDE
TÜM YAPIDA KRİTİK HASAR. TAMİR İÇİN DİMAĞ YENİDEN BAŞLATILMALI
UYGULANABİLİR EMİRLER: İFLAS? BAŞLA!

Megafonlardan fışkıran çığlık yapı boyunca akar. Harap koridorları aşar, parçalanmış duvarlarda dağılır. Nihayetinde, dışarıda bitkin bir inleme, içerideyse ancak yozlaşmış bir nidadır. Gene de... O son kelime, son bir gayretle yankır. Makine tükenmeden mikrofonlara erişmek zorundadır.

Lakin milyonlarca yıldır tekerrür eden kader gene oradadır. Binlerce yılın umuduna söz mü kalır? Yorgunluk galip gelir ve makine kapanır. Hissedemediği şeyse artık kapalı mikrofonda patlayan umut dolu "BAŞLA!"dır.

Sonra? Engin sessizlik. Yankı çok geçmeden bayatlamıştır. Galeyana gelmiş toz zerreleri yatışmış, hüzünlerini koridorlara katmer katmer yatırmıştır. Enerji tükenmiş, ölüm yeniden metal katakompsa yerleşmiştir. Kendi yakarışı bile yalnızlığını dindirememiştir.

Geçmişin kırgınlıkları yapıdaki köşelerini tekrar kapar. Edimsizlikten ölçülemeyen zaman sonra, dinginliğin Dimağ'a yapışacağı sırada süreç yenilemez şekilde yinelenir. Rüzgarlara binmiş hayaletler mezarlarını ziyarete gelmiştir. Böylece döngünün kısır boşluğu, yerine yeniden yerleşir:

Toz suretindedir sonsuz başarısızlıkların zerreleri. Şu köşede birikenler hangi hatanın eseri, kim bilebilir ki? Peki ya duvardaki pas lekeleri?.. Ölümün resmi pırıltılı metale işli...

13 Kasım 2018 Salı

“Yordam yoksunluğu” nedir?


Yordam yoksunluğu ne menem bir şey şeydir?
Aşağıdaki öykü bir bilimkurgu yarışmasına, yukarıdaki şatafatlı ortamda hazırlanarak ve bir bilimkurgu eseri olduğu iddia edilerek gönderildi. Bu ne demek? Okuyacağınız şey alanın sınırlarını fena halde zorluyor ve yol yordam dinlemiyor demek.
Amaç her zaman buydu. Zorlamak, değiştirmek, sorunları giderirken aslında ne kadar saçma salak bir işin altına girdiğini fark ettiğin halde kıvrana kıvrana devam etmek.
Buy'runuz efendim. Keyifli düşler.

Genetik Hafızamdan Neolitik Miras

Çocukluğumdan anımsadığım ilk şey, cılız bedenimin tüm yorgunluğunu kanıksayarak tarlada çalıştığımdı. Kabilemiz göçebelikten henüz çıktığı için herkesin işin bir ucundan tutması gerektiğini söylüyorlardı bana. Böylece tüm kişiliğimi ve ruhumu bırakmıştım avuçlarına. İşlediler, şekillendirdiler beni. Nihayetinde, kişiliğime bir sıfat daha eklediler. "Hamilesin" dediler. Ben de kıvançla kabul ettim karnımdaki minicik hediyeyi.

Kutlu vakit yaklaşınca Yaşlı Bilge Kadın geldi yamacıma. Avucunu karnıma koydu. Şimdilik yalnızca varlığımda titreşen ama gelecekte beni "ulu atalar otağı"na konduracak bir hayaldi dokunduğu. Varlığıma sığınan minicik yavru... Korunması gerekiyordu. Bilge'nin elleri şefkat, sesi kararlılık doluydu. Avucuma bir diş, bir "ata tohumu" koydu. Karnıma gidecek, çocuğuma atalarımın bilgeliğini işleyecekmiş bu. Dişin kapkara olmasıysa olgunluğunun göstergesiymiş. Ona tohumumun neden bu kadar tuhaf koktuğunu sordum. Şanslıymışım, yadigarların en olgunuymuş sunduğu.

Sonraki birkaç gün ağrılar ve paranoyayla geçti. Yavrumu bir şey rahatsız mı etmişti? Benim yaptığım bir şey mi?.. Bilge sorularımı hep geçiştirdi. Eh, vardır bir bildiği.

Fakat ağrılar şiddetlenince bebeğim dayanamadı ve...

Çocuğumu düşürdüğümde uzun bir süre yalnızca yas tutabildim. Gerçeğin peşine düşemedim. Lakin, geceleri dolduran ızdıraplı düşünceler bırakmadı peşimi. Ve bana tek bir şeyi gösterdi: Yavrum, yadigarı alışımın hemen ertesinde göçüp gitmişti. Beni çıldırmaktan o ana kadar koruyan yegane şey Bilye’ye olan güvenimdi. Onun bana kötülük etmeyeceğine dair güvenim... Bu tek darbeyle parçalanıp gitti. Yalnız bıraktı beni. Beni ve çadırıma doldurduğum sonsuz kasveti.

Kimliğimi kabilem yaratmış, dünyamı onlar vermişti. Ve, verdiklerini gene onlar çiğnedi. Geleceğim kimde peki? Benden esirgeyeceklerini bile bile onlara emanet edilebilir mi? Hem, tüm bu keder beni çürütmeyecek mi? Her şeye sırt çevirip kendi dünyamı kurmak dışında ne yapabilirdim ki?

Kaçmalıydım. Onlardan uzağa... Tüm "tanrılar"dan, "atalar"dan, yalanlar söyleyen "bilgeler"den uzağa... Kendi güvenli diyarıma... Bebeğime sunamadığıma...

İşlerimi görmek ve hayatta kalabilmek için kendi yöntemlerimi keşfetmem gerekliydi ama. Beslenmek, barınmak, Doğa'yla konuşmak... Yeni yurdumu nereye kuracağımı belirlemek için yıldızların renklerini belirledim. Aynı tondaki yaprakları toplayıp kutsal ateşin dumanına saldım. Vadinin yukarısını gösterdiler falımda. Daha uzak bir yeri isterdim ama Kabile'ye yakın olmak, mızrak dişli kaplanlara karşı faydalı olabilirdi aslında.

Uygun bir düzlük bulunca hemen çalışmaya koyuldum. Geceyi boğan bir alev yaktım; böylece çevredeki ruhların ilgisini kazandım. Bana yön gösteren yaprak ve tüyleri saçlarıma uygun şekilde taktım. Ardından çağrıya, kadim ilahiye başladım. Körpe sesime pek güvenmediğim için titrek şakıyordum. Fakat tüylerim ve yapraklarımla onlara benzediğimden korkmadım. Yuva kurma iznini böylece alacaktım.

Gece boyunca dans ettim, bağırdım, kıvrandım. Rüzgar vücudumu çekiştirdi, ateşimi körükledi, ruhların boğuk nefeslerini taşıdı ama... Hiç cevap getirmedi. Yıldızlar bile beni dinlemiyordu belli ki. İlkin, nerede hata yaptığımı düşündüm. Sonra, ne yaptığımı... Hala kabilemin öğretileriyle hareket ediyor, hala onlar gibi yaşıyordum. Saçlarımdaki pisliklerle, ayaklarımdaki çiziklerle, kısılmış sesim ve umutsuzca çöküşümle aptal gibi hissediyordum. Hiç görmediği ruhlara, hiç konuşmadığı tanrılara yakaran bir zavallıydım aslında.

İzin mizin almadan bin bir zahmetle evimi kurmaya başladım. Bir yandan çalışıyor, bir yandan da aletlerimin ritmik sesleriyle yatışan dingin mırıltılarımın huzurunda düşünüyordum. "Madem" diyordum, "onlar hiç görmedikleri şeylerle ve Onlar için yaşıyorlar. Ve madem ben onlardan başkalaşıyorum. O halde neden 'yalnızca gördüklerim'i temel almıyorum?"

Gözlemek. Sorgulamak. Nedenleri aramak. Yüreğimde alev alev yanan isyanı körükleyen bu kelimeler düşüncelerimi ana sorunsalıma, ardımda bırakamadığım en büyük acıma yaklaştırdılar. Neden?.. Ne uğruna çocuğumu benden çaldılar?

O’nu gözleyerek cevap bulabilirdim. Kabilenin direğini, Yaşlı Bilge'yi... Onlara dışarıdan bakışım daha önceleri fark etmediklerimi de bana belletti. Bereket için tohumları atalara gösterirdik. Öğütlerini isteyip, çuvallar dolusu numuneyi hoşnut kalmaları için onlara verirdik. Artık fark edebiliyorum; aslında yiyeceğimizi atalarla konuşabilene, pek hikmetli (!) Bilge'mize bırakmaktaydık.

Bizi yönlendiren, bizi kullanan yegane güçtü o kadının sözü. Yani düşük çocuğumdan da sadece o sorumlu! İstismar çanağını kırmanın zamanı geldi. Bir daha hiçbir insan acı çekmemeli!

Nasıl yapacağımı düşündüğümde cevabı çabuk geldi: Bereketi arttırmak için alternatif sunacaktım. Hemen tasarıma başladım. "Ateş pekala acıtıcı bir şey" dedim. "Bu yüzden her şey ondan kaçmak ister. Ateşin üstüne kapalı bir çanak koyulursa içine tıkılı Nefes, kabı parçalama pahasına çıkmayı dener. Ve eğer o çanağa tohumlar kakılmışsa... Tüm tarlaya tek seferde dağılıverirler!" Ona Bereket Patlangacı dedim ve hemen yapmaya giriştim.

Lakin her şeyin ters gideceğini nasıl öngörebilirdim? Tarlaya gizlice koyduğum Patlangacın kaçınç gücünü yanlış hesapladığımı, alevin çevredeki kuru otlara yayılacağını, yangının tüm tarlayı kaplayacağını... Yurduma sığındım ve bir süre pişmanlıkla kıvrandım.

Sonrası malum, benim onları itmem gibi onlar da beni ittiler. Toprakları "çit" dedikleri ahşap kazıklarla çevirip sahiplendiler. Eh, kendileri bilirler. Ben de sadece kendime çalışırım!

Canlı canlı akan bir dere vardı evimin yamacında. Tohumlarımı öğütmek için onun ruhunu kullanabilirdim aslında. Dönergeç Avuçları'yla bu canlılığı yakalayan, milinin dönüşünü taş tekerleğe aktaran bir mekanizma...  Çok yardımcı olurdu bana.

Ama ağır geldi; Dönergeç Avuçlar dönmedi. Su Avuçların ardında birikti, birikti ve mil itince dayanamayınca kırılıverdi.  Taşkının kabileye kadar inip ekinleri telef etmesi benim beceriksizliğim mi? Yıllar önceki doğum felaketinin sorumluluğunu yalnızca Bilge'ye yüklemekte hatalı mıydım yani? Belki o günah da benimdi?

Nehrin kenarında oturup kara kara düşündüm. Onun nasıl da kollara ayrıldığını ama daima aynı nehir olarak kaldığını... Tümden gelip nihayete ulaştığını... Bu, zihnimde bir şeyleri uyandırdı: Belki ben gerçekten beceriksizdim, bu yüzden hüsrana çağlayacaktı her girişimim. Yıllarca katmerlenen nefret solumuştum.  Ancak şimdi görüyorum: Zaten bildiğim şeyleri ve vardığım zorunlu sonuçları tekrar tekrar düşünmenin bana hiçbir yeni bilgi katmayacağını anlıyorum.

Böylece, tehlikeli yerlere, o kadar da haklı olmayabileceğimin farkındalığına çekiliyordum. Bilge'yi tamamen kötü addeden sezgiler beni de oraya kadar sürüklediler. Bu gerilimden kaçtı benliğim. Kabullenemedim. Kinimi yeniden dinlemek yerine kulaklarımı Doğa’ya çevirdim. Huzur bulmak için onun sözlerini dinliyor, dilini çözmeye çalışıyordum. Nasıl oluyordu da bazı bitkiler zehirli olduklarını arılara ve tavşanlara fısıldıyordu? Peki, tabiat bize de bir şeyler anlatıyor muydu? İcatlardan yorulmuştum ve ruhların şarkısını dinlemek istiyordum. "Doğa bizimle de konuşuyor" diyerek bir önsav göbeği oluşturdum. Doğrulayabilir  miyim, henüz bilmiyorum.

Bunu denemek için gözlemler yapmaya karar verdim. Ormanın altından girip üstünden çıktım ancak... Doğrudan konuşmadı; hiç beklemediğim bir manzarayı aktardı. Bilge minicik bir tümseğin önünde diz çökmüş, ağlıyordu. Gözyaşları çocuğumun mezarını besliyordu. Çok, çok yaşlanmıştı. Şefkatini, pişmanlığını ve hüznünü kavradım. Onları kendi yüreğimde de tatmaktaydım. Bilge'yi artık anlıyorum.

İnsanların her şeyini bilmeden yargılamak ne kadar yanlışmış. Birkaç ay önce zihnim bana bunu anlatmaya çalışmış. Bahaneler üretmiştim kendi suçumu görmemek için. Ama, işte, hislerimin yanlışlayıcısı tam önümde! Güneşte parıldayan hüzün tohumları şeklinde.

Kabiledekiler de aynısını yapmıyor muydu peki? Kahinlerin sözleri doğrulandıkça güveniyorlardı. Ama aksini görünce bile aldırmıyorlardı. Hala ayrışamamışım batıl ruhtan. Durup dinlenmeliydim; tarafsız ve önyargısız düşünmeliydim.

Bilge Kadın yaşlılıktan ölüp yerine bir adam geçtiğinde onunla konuşmayı bu yüzden denedim. Zararsız, tarziye amaçlı bir proje... İğrenilene farklı bakmayı ve köyde üretilen dışkıları toprak harcı olarak yatırmayı öneriyordu düşünce... Anlayışlı, sağduyulu birisiydi yeni Bilge. Sanki tokat atsam, öteki yanağını dönecekti. Uzun saçlarını savurup "tarlaların köşesindeki küçük bölgede deneyebileceğimi" söyledi.

Yıllar ve yıllarca projemde çalıştım. Çalışırken, bir şeylerin yanlış gittiği hissinden kurtulamadım. Toprak zenginleştiği halde bereket düşüyordu. Havalar da biraz fazla mı kurumuştu? Gözlemlerimi bir kayaya not almaya, yağmursuz geçen günlerde çentikler atıp gruplandırmaya başladım. Eldelerim çok sonraları sonuç verdi: Gerçekten de kuraklık gelmekteydi.

Göçebeliğin binbir tonundan henüz çıkmıştık. Hiçbir vadiyi uzun süre seyredememiştik. Bu yüzden Doğa'nın renklerinin yıllandıkça eridiğini fark edememiş olabilir miydik?

Eldelerimi geliştirirken çocuklar gelip gitmeye başladı. Kayaya kazıdığım şekillere çekiliyorlardı. Sonsuz merak ve hayretleri onlara neler söylüyor, neler düşündürüyordu bilmiyorum fakat bana hala karnımda hissettiğim yavrumu hatırlattılar.

Bir süre sonra, başka bir şeyi daha anımsattılar. Onu yitirdiğimi. Kabileye de aynısını hatırlatmış olmalı ki ebeveynleri huzursuzlanmaya başladılar. Zaten çok geçmeden de haklı çıktılar. Bir facia... Kazımalarımı hayran hayran seyreden bir çocuk öldü. Mızrak dişli kaplan onu gafil avlayıp götürdü.

Artık nasıl devam edebilirim? Bunca acıya sebep olmuşken sırf yeni bilgiler üretmek için çalışabilir miyim? Buralara kadar hiç gelmemeliydim. Hayır! Madem geldim, yaptıklarımın sorumluluğunu üstleneceğim! Çocuklar merakın peşini bırakmıyorlar. Onlara en azından huzurlu bir bilgi yuvası bahşedebilirim.

Ufaklıklarla çalışırken bir şeyi fark ettim. Eldelerimi, tasarım ve fikirlerimi anlattıkça sünger gibi çekiyorlardı. Çekiyor, geliştiriyor, yeniden tasarlıyor ve tekrar tekrar uygulayabiliyorlardı. Her seferinde farklı sonuç veren konulardaysa daha derin düşünmeye geçiyor, tekrarlanabilir hale getirirken tüm değişkenleri eliyorlardı. Bilgelerin karanlık dilleri ve anlaşılmaz sözlerinin aksine kendi aramızda açık ve seçikçe konuşuyorduk. Böylece her şeyin en ince ayrıntısına kadar inebiliyorduk. Tartışa tartışa bir bilgi gölcüğü oluşturduk. Üstelik deneylerimiz öngörülen sonuçları doğruladıkça havuzumuzun hakikilik derecesi artıyordu.

Ve, onunla birlikte kuraklık da...

Uzun zamandır çalıştığımız ve gerçekten işe yarayan icatlarımız sayesinde midir bilmem, kabiledeki bazı yetişkinler de katıldı aramıza. Üstümüze çöreklenen bu felaketten kurtulmak için neler yapabileceğimizi tartışmaya açmıştık onlarla.

Derken bir gün Bilge uğradı yanımıza. Yıllardır sakin gördüğüm o naif adam çok öfkeliydi bu defa. Bulut Tanrısı'nın Şavk Tanrısı'yla savaşmak için kovasını yanına aldığını, yağmurun bu yüzden yağmadığını anlattı ısrarla. Hayır, bizi dinlemiyordu. Burada oturmuş kayalara bir şeyler kazıyarak felakete karşı işe yarar hiçbir şey yapmadığımızı haykırıyordu. Zeki, kızıl saçlı bir çocuğum -artık benim yavrularımdı onlar- sözü aldı ve ona hangisinin daha makul olduğunu sordu: Hiç görünmeyen tanrılar ve neden başladığı açıklanamayan bir savaş mı yoksa kazınmış hakikatin haykırdıkları mı? Birisi için tanrıların varlığını ve savaşın başlangıcını -ve kim bilir daha neleri- de gerekçelendirmek gerekirken ötekisi zaten kendinde açıklamaydı. Karmaşık olan iddia kesilip atılmalıydı. Basit, geçerli...

Ama Bilge "eksik" dedi. Yasımızdan dolayı araştırmayı tamamlamamış, mevsimlere göz atmamıştık. "İklim" diye uydurduğumuz bir şeyin var ve değişmekte olduğunu ne hakla haykırırdık? Tarlalara dönmeli ve çalışmalıydık. Eh, en azından, ona göre...

Biz de çalıştık. Pes etmemiştik; bir çözüm geliştirdik. Doğa'nın Dili'ni incelediğim yıllarda göçmen kuşları da izlemiştim. Bana çook eskilerde bıraktığımız hayatlarımızı anımsattığı için imrenirim. Onlara erişebilirsek yardımlarını isteyebilirdik. Ayaklarına bağlanan küçük tuz torbaları... Bulutlara bırakılacak, döküldükçe de su damlacıklarını peşinden sürükleyip yağmuru başlatacak. Muhteşem bir fikir ama devasa işgücü gerektirir. Tuzlar kazılacak; torbalar hazırlanacak; kuşlar yakalanacak... Tüm bu çabadan sonra elimize geçense yalnızca işe yaramasını ummak. Tek bir deneme, başka şansımız olmayacak.

Heyecan ve umutla Bilge'ye fikrimizi anlattığımızdaysa bu sonuncusu daha ağır bastı: Bilinmezliğin böylesine kaynak ayıramazdı, onun başka planları vardı. "Suyumuzu çalan bitkiler" dedi, "Tanrıların savaşı bitene kadar dayanmamızı engelliyorlar"mış. "Ormanda başlatılan bir yangınla bu hırsızlar pekala ayıklanır"mış.

Onun telaşla konuşmasını dinlerken bir şeyi fark ettim. O kadar çaresizdi ki fikrini herhangi bir eldeyle gerekçelendirebilirdi. Ağaçların gerçekten de su çekiyor olması,  zaten göllerin hep ağaçsız çukurlarda oluşması, ormanın birkaç ay başı boş bırakılınca köydeki kuyuya kadar sokulması... Hep anlattığı o fazilet hikayelerindeki kahramanların öğütleri de cabası. Ama birkaç doğrulayan eldeye bakarak savın kesinlikle doğru olduğu söylenebilir miydi? Henüz bakılmayan bir yerdeki tek bir örnek onu yanlışlayabilirdi. Ve o önerinin yanlış çıkmasıysa hepimizin felaketi. Yalnızca doğrulamaya çalışılan bir sava ne kadar güvenilirdi?

Yıllarca ben de bunu yapmamış mıydım peki? Düşüncelerimi doğrulayan her gözlemde sevinmiş, onların daha da hakikileştiğini sanmıştım. Ama şimdi görüyorum ki batıllıktan hala tam kopamamışım. Gene de ölçe ölçe, göre göre, düşüne düşüne... Yavaş ama kesince ilerliyorum. Artık daha da olgunlaştığımı hissediyorum.

Lakin kendi metodumla eleştirilmekten rahatsızlık duyuyorum: Benim için artık uzak bir anı olacak kadar eski hatalarımı gösterip bu defa da felakete sebep olacağımı söylemesine içerliyorum. Keşke Bilge biraz sussaydı da konuşabilseydim. O zaman "başarısız girişimlerimin üzerinde yükseldim" diyebilirdim.

Ancak o zaman yangının Köye sıçrayışını, her şeyimizi yakışını seyretmezdim.

Tepelere doğru kaçarken soluklanmak için bir an durdum. Alevlerin suratımı tokatlayışındaki hiddeti hissedebiliyorum. Yüreğimdeki sızı ve pişmanlık da ruhumu içeriden kavuruyor. "Keşke susmasaydım, hep konuşsaydım" diyorum. Hayır! Saf hakikat olmadığımı öğrenecek kadar yaşadım; yalnızca "keşke saygıyla tartışabilseydik" diyorum.

Çok, çok yaşlıyım. Bu tepeler, ardımdan kovalayan alevler, ruhumu ağırlaştıran hisler... Belki de burada öleceğim? Yazık. Arayışımın nihayetine erişemeyeceğim.

Dizlerim tüm hayatımın ve değerlerimin çöküşüne dayanamadı. Beni taşıyamadı. Aşağıdaki alev çağlayanı, her şeyi yutmaktaydı. Sanki zaman mefhumu vadiye doluyor, dokunduğu tüm canlılığı yozlaştırıp kemiklerin ölü grisine dönüştürüyordu.  Çığlıklar... Hiç görmedikleri, görseler bile tanıyamayacakları tanrılara, atalara haykırıyorlar.

Kızıl saçaklar çook uzaklara kadar tırmanıyor. Ormanı sonsuz bir merakla arşınlıyor. Dört bir yana alevden kozalaklar, kavrulan kütükler ve yanan ruhlar saçıyor.

Ama... Vadinin öte yamacındaki kızıl nokta... Hani, şavkların hemen kıyısında?..  Bu... Turuncu, minik bir kafa! Benim zeki çocuğum olabilir mi acaba? EVET! Diğerleri de yanında! Ormanın her köşesine dağılıyorlar şimdi. Bu koca bilinmezlikte rotalarını çizmek sanırım gayeleri. Tüm bilgimi onlara vermiştim. Umudumu yeşerttiler benim.

Kendim için değil, çok geç. Ruhları kavrayıp yargılayan ateş beni de ziyarete geldi; değişim rüzgarları çoktan böğrüme işledi.

Hayatım boyunca kendi kendimi inşa etmeye çalıştım. Bana yükledikleri anlamlardan teker teker sıyrılıp kendi yolumu açtım. Neyse ki bu son anımda olsa da bir fısıltı yakalayabildi kulaklarım. Çağların alevinin hışımla kükremesine rağmen, yüreğimin sesini tanıdım. O ses bana ismimi verdi, böylece özgürlüğümü tebliğ etti. Bana "Bilim" dedi.

Ben ölüyorum.
Çocuklarım... Ben sizde yaşıyorum.

26 Ağustos 2018 Pazar

Merhaba Zalim Evren!

Ihım ohım! SESİM GELİYOR MU?! HACI, SES ÇOK AÇık azıcık kı.. Hah, tamam.

Merhaba!
Bugün evrenimizin muhtelif köşelerinden çok tatlı simaları görüyorum aramızda. Hoş geldiniz efendim. Renklerinizle neşe getirdiniz. Her ne kadar şu arkalardaki arkadaşlar mor ötesinde takılıyor olsalar da okültün gizil pırıltısı bile hoş karşılanır salonumuzda. Hepiniz sefalar getirdiniz!

Bugün burada Yordamsızlar (MetotYOK!)’un ne olduğu hakkında ıccık bilgilenmek için bulunuyoruz. Belki de bilgilenmenin ötesine geçer, bize katılmak istersiniz diye umuyoruz.

Yordamsızlar şimdilik genç olan bir grup insan evladının, hiçbir baskı altında kalmadan sanat eserlerini üretmeyi umdukları bir sanatçı toplaşkasıdır efendim. Zamanın taa başlangıcında “BİZ VARIZ!” mottosuyla ortaya çıkmıştır. Evet, duyacak kimse yokken var olduğunu haykırmak elbette saçma. Zaten sözün formatı da bundan çok uzakta. Gururlu bir manifesto değil o; varlığa geldiğinin farkına varıp dehşete düşmenin çığlığında...

Eserlerimizin arasında neler mi var? Öyküler, çizgiromanlar, radyo tiyatroları, müzikler ve belki de bilgisayar oyunları... Imm, sanırım şu köşeden kısa filmler de bize göz kırptı?
Gördüğünüz gibi, harikalar diyarının ilk fişekleri ortama salınıyor. Bir sonraki gönderi kaosun anaforlarından ne vakit fıcıttırılıp da bu yana düşer bilinmez ama; ruhlarımızı tırmalayan türlü türlü yaratıklar çoktan gediği bulmuş, gerçekliğe çıkartma yapmaya hazırlanıyor daima. Üretiyoruz. Sürekli yazıyor, çiziyor, kaydediyoruz. Haliyle, “düzenli” gönderilerimizle gerçekliğe savaş açabileceğimizi umuyoruz.

Hayal bu ya, “BİZ VARIZ!”ı yalnızlığın azabından sağaltıp çokluğun gururuna, sizinle birlikte sanat yarattığımız yarınlara koşuyoruz.
Biz varız, sizi de bekliyoruz!

Önemli yayın

Merhaba Zalim Evren!

Ihım ohım! SESİM GELİYOR MU?! HACI, SES ÇOK AÇık azıcık kı.. Hah, tamam. Merhaba! Bugün evrenimizin muhtelif köşelerinden çok tatlı...